Dünya liderleri ve sanayi devleri COP30’un son oturumlarına hazırlanırken yine aynı soru zihinlerde:
“Gerçek değişimi yaratacak olan kim? Bireyler mi, yoksa yıllardır gezegeni karbon kilidine mahkûm eden kirletici sektörler mi?”
Bir yanda termosuyla gezen, ikinci eli tercih eden, tüketimini azaltmaya çalışan ve günlük yaşamında sürdürülebilir alışkanlıklar edinmeye çabalayan milyarlarca insan…
Diğer yanda yalnızca 100 şirketin küresel emisyonların %71’inden sorumlu olduğu bir ekonomik düzen.
Bu çelişki sadece bir “çevre sorunu” değil; aynı zamanda politik bir hesaplaşma, ekonomik bir adalet tartışması ve gezegenin geleceği üzerinde verilen bir güç mücadelesi.
“Bireysel çaba mı, kurumsal sorumluluk mu?” sorusunun gerçek problemi
Bu tartışma yıllardır bir karşıtlık üzerinden kuruluyor: “Ya bireyler ya kurumlar.”
Bu ikilik, sanki biri güçlüyse diğeri anlamsızmış gibi bir algı yaratıyor. Oysa bu karşıtlık, gerçek dinamikleri perdeleyen oldukça sığ bir okuma.
Dahası, bu ikilik yalnızca sığ değil; politik olarak manipüle edici.
Fosil yakıt şirketlerinin yıllarca fonladığı iletişim kampanyalarının asıl amacı tam da buydu:
Bireyin yaptığı küçük eylemleri abartmak ve şirketlerin gölgesinde kalan esas sorumluluklarını görünmez kılmak.
“Sen pipet kullanmazsan çözülür.”
“Sen karbon ayak izini hesapla, düşür, gerisini dert etme.”
“Sen daha az tüket, biz de bir gün dönüşürüz.”
Bu mesajlar, bireyi suçluluk duygusuyla motive ederken şirketlerin yapısal sorumluluklarını adeta kenara itiyor. Oysa mesele bireyin etkisi değil; yükün nereye ve nasıl dağıtıldığı.
Bireysel çabalar tek başına gezegeni kurtarmaz — ama etkisiz olduklarını söylemek de büyük bir hata
Bilimsel veriler çok açık:
Bir bireyin bütün yaşamı boyunca yaratabileceği etki, tek bir çimento tesisinin yıllık emisyonu yanında bir damla su gibidir.
Ama bu küçük görünüm, bireyin rolünü gereksiz kılmaz—tam tersine daha stratejik kılar.
Bireyler bir sistemin bütününü değiştiremez; fakat davranışlarıyla sistemin yönünü belirleyen baskı noktalarını güçlendirebilir.
Sistem dönüşümünün üç temel ayağı vardır: toplumsal baskı, politik baskı ve piyasa baskısı.
Bu üçü de bireylerin kolektif davranışından doğar.
Yani bireysel eylem:
- tek başına çözüm değildir,
- ama çözümün başlamasını sağlayan kıvılcımdır.
Bir kıvılcım, tek başına bir ormanı ısıtamaz; ama büyük yangının başladığı yerdir.
Taraflar Konferansı verileri çok net: Kirletici sektörler hız kesmezse bireysel çabalar ancak “vicdan rahatlatıcı ritüeller” olarak kalır
Taraflar Konferansı’nın raporlarına baktığımızda durum daha da netleşiyor:
- Mevcut politikalar bizi 2.4–2.8°C’lik tehlikeli bir ısınma patikasına götürüyor.
- 1.5°C hedefi için 2030’a kadar %43 emisyon azaltımı gerekiyor—bu neredeyse bütün fosil yakıt sektörünün dönüşmesi anlamına geliyor.
- Çimento, çelik, petrokimya ve tarım-gıda tekelleri henüz bunun yakınından bile geçmiyor.
- Üstelik 2024–2025 döneminde fosil yakıt yatırımlarında yeniden artış eğilimi var.
- Ormansızlaşma birçok bölgede hâlâ kontrol altında değil.
Bu tablo çok açık bir gerçekliği gösteriyor:
Bireysel çaba, sistem dönüşümü olmadan sadece mikro düzeyde bir iyileştirme yaratır.
Gezegenin kaderini belirleyecek olan ise makro düzeydir.
Bu yüzden bireysel davranışlarla sistemsel inkar arasındaki uçurum büyüdükçe, insanlar doğal olarak “Benim yaptıklarım ne işe yarıyor ki?” hissine kapılıyor.
Bu his kişisel değil; tamamen yapısal bir kırılmanın sonucu.
Yine de sorumluluğu sadece şirketlere yıkmak da eksik kalır: Çünkü üretim, talep oldukça sürer
Bu tartışmanın en problemli yerlerinden biri de şu:
Bazı çevre söylemleri tüm suçu şirketlere yüklerken bireyin rolünü tamamen yok sayıyor.
Oysa bu da gerçeğin yarısı.
Şirketlerin üretimi talep oldukça sürer:
Talep yoksa ürün yoktur, ürün yoksa üretim yoktur, üretim yoksa emisyon yoktur.
Tüketim davranışları, tedarik zincirlerinin nasıl yapılandığını belirleyen en önemli unsurlardan biridir.
Ayrıca:
- Politikacıların iklim politikaları, seçmen davranışına göre şekillenir.
- Toplum baskısı olmadan karbon vergileri siyasi risk haline gelir.
- Normlar değişmeden kurumsal stratejiler değişmez.
Yani bireyin etkisi, tek başına değil; birlikte olduğunda güç kazanır.
Peki bireysel çabalar neden gerçekten etkili? Detaylı bakalım.
a) Pazar baskısı yaratır
Bir toplum belirli ürünlerden uzaklaşmaya başladığında şirketlerin stratejik planları değişir.
Ambalaj atığını azaltmaya çalışan tüketici kitlesi büyüdüğünde:
- market rafları yeniden düzenlenir,
- dev markalar daha sürdürülebilir ambalajlara geçer,
- yeniden doldurulabilir ürün kategorileri oluşur,
- çevreci markaların pazardaki payı artar,
- tek kullanımlık ürün lobileri baskı altında kalır.
Bu, şirketlerin vicdanı olduğu için değil, pazar böyle talep ettiği için gerçekleşir.
b) Politik baskı yaratır
Sokakta büyüyen hareketler, hükümetlerin politika sıkılığını doğrudan etkiler.
Örneğin:
- karbon vergilerini uygulayan ülkelerin çoğunda toplumsal destek barajı %60’ın üzerindedir,
- plastik yasakları büyük ölçüde yerel aktivizmin baskısıyla gelmiştir,
- yenilenebilir enerji teşvikleri, talep artışı olmadan hayata geçemezdi.
Bireyler sessiz kaldığında politikacılar iklim politikalarını erteleme lüksüne sahiptir; gür çıkan toplumda ise bu lüks yoktur.
c) Norm değişimi yaratır
Normların dönüşümü, sistem dönüşümünün en görünmez ama en önemli adımıdır.
Bugün termos taşımak, kompost yapmak, ikinci el tercih etmek veya yerel üreticiden alışveriş yapmak normalleşmişse; bu, bireylerin yıllara yayılan küçük ama ısrarlı adımları sayesindedir.
Norm değişmeden yasa değişmez.
Yasa değişmeden sektör değişmez.
Bu nedenle bireysel davranışlar, kurumsal dönüşümün kültürel altyapısını hazırlar.
O zaman gerçek çözüm nedir? Bireysel çabalar mı kurumsal dönüşüm mü?
Doğru cevap: İkisi de—ama hiyerarşik ve bütüncül bir bakışla.
İklim krizi bir domino taşı gibidir; ilk taşı bireyler devirebilir ama zincirleme etkiyi yaratan sistemdir.
Sistemsel dönüşüm bireyin omuzlarına yüklenemez, ama bireyin talebi olmadan da gerçekleşemez.
Bu nedenle en doğru çerçeve:
- Devletler: En büyük sorumluluk onlarda. Politika, yasak, standart, karbon vergisi, teşvik mekanizmaları olmadan hiçbir sektör dönüşmez.
- Şirketler: Üretimin ve emisyonun merkezindeler. Tedarik zinciri, üretim süreçleri, enerji kullanımı, lojistik kararları onların elinde.
- Topluluklar: Değişimin sosyal itki gücü. Protesto eden, talep eden, lobi yapan, norm üreten topluluklardır.
- Bireyler: Sistemi hızlandıran katalizör. Davranışlarıyla pazarın yönünü, politikanın cesaretini, normların sınırlarını belirler.
Hiçbiri tek başına yeterli değildir, ama hiçbiri gereksiz değildir.
Sonuç: Bireysel çabalar küçümsenemez—ama hedef sadece karbon azaltmak değil, sistem baskısı yaratmak olmalı
Biz termosla kahvemizi taşırken dünyayı kurtarmıyoruz; ama çok daha önemli bir şey yapıyoruz:
Politik, ekonomik ve kültürel bir baskı üretiyoruz.
Bu baskı olmadan şirketler değişmez.
Bu baskı olmadan hükümetler cesaret edemez.
Bu baskı olmadan İklim Sözleşmesi ve COP kararları kâğıt üzerinde kalır.
Bireysel çabalar “etkisiz” değil; sadece etkilerini yanlış yerde arıyoruz.
Asıl etki:
- davranışın kendisinde değil,
- o davranışın yarattığı kolektif baskıda,
- yarattığı normda,
- yön verdiği politikada,
- şekillendirdiği ekonomik dengede.
Bir Taraflar Konferansı’nın daha sonuna geldiğimizde, doğru soru artık “Birey mi, kurum mu?” değil.
Doğru soru şu:
Bu iki gücü aynı anda harekete geçirecek yeni bir toplumsal enerji yaratabilir miyiz?
Çünkü gezegenin zamanı tükenirken, tek taraflı çözüm diye bir şey yok.
Gerçek dönüşüm, bireyin kıvılcımıyla sistemin ateşinin aynı anda yanmasıyla mümkün.
