Yapay Bir Metabolizmayı Ne Kadar Yaşatabiliriz? Teknosfer vs. Biyosfer!

Doğal ekosistemleri metabolik bir yaklaşımla ele aldığımızda yaşadığımız dünyanın -kentlerin- ne denli yapay olduğunu görebilmek mümkün. Dünyayı, doğayı ve kentleri metabolizma olarak ele almak hem doğabilimciler hem de kentbilimciler arasında sık başvurulan bir yöntem. Doğabilimciler, sistem metabolizmasını sistemi oluşturan elemanlar arasındaki dinamik etkileşim olarak ele alırlar. Onlara göre, aynı insan vücudundaki temel madde döngüleri, organlar arası etkileşimler gibi Dünya’nın da döngüleri ve etkileşimleri vardır. Dünya’nın yanı sıra ekosistemlerin ve daha küçük coğrafi-biyolojik sistemlerin de kendi metabolizmaları vardır. Kentbilimciler için ise kent metabolizması kavramı 20. yüzyılda gelişmiş, 1960’larda Japonların kentlerde mimari tasarım ve teknolojiyi öne çıkarmasını takiben enerji üretimi, tasarruf ve atıklar üzerine odaklanmaya yönelmiştir. Buna paralel olarak birçok kentbilimci ve kent sosyoloğu kentleri yapay, yeryüzü varlıklarının tüketimiyle yaşayan, ekolojik ve sosyal olarak sürdürülebilir olamayan yapay metabolizmalar olarak tanımlamıştır. 

Bir metabolizmanın yaşayabilmesi için temelde kendi enerjisini sağlayabilmesi, kendi çıktılarını da sisteme tekrar girdi olarak verebilmesi gerekir. Hatta permakültür tasarım ilkelerine göre sistemde her bir öğenin çıktısı (atığı) bir diğerinin girdisi (gıda-enerji) olmalı şeklinde vurgulanmaktadır. Doğal sistemleri bunu kendi kendilerine yapabilmektedir. Tüm canlı varlıkların enerji yani besin ihtiyacı karşılanabilmektedir ve birçoğunun çıktısı olan atıkları yine sistem içinde girdi olarak kullanılabilmektedir. Bu döngüde yalnızca canlı değil, cansız varlıklar da çalışmaktadır. Tüm canlıların temel besin öğeleri olan su, azot, fosfor gibi inorganik malzemeler Dünya’nın kurduğu sistemlerce atmosfer-yeryüzü arasında sürekli döngü halindedir. Bitkiler güneş enerjisini ve topraktaki inorganik maddeleri emerek gövdelerinde/meyvelerinde depolarlar. Bunlardan beslenen hayvanlar dışkılayarak ya da öldüklerinde çürüyerek (ki burada çürütücü mantar gibi mikroorganizmalar da kendi yaşamlarını sürerler) bedenlerindeki bu temel besin ögelerini atmosfere ya da toprağa bırakırlar. 

İnsan türü de aslında bu sistemin bir parçası olarak evrim geçirmiştir. Ancak belli toplumsal sistemler geliştirdikten sonra temel girdileri ve çıktıları belli başlıklar altında toplanmıştır. Temel girdilerin ilki besinler, ikincisi ısınma ve işgücü için enerji, üçüncüsü ise ekonomik sistemde var olabilmesi için paradır. Çıktılar ise doğa tarafından sisteme dahil edilebilenler ve edilemeyenler olarak ayrılabilir. 

Avcı toplayıcı insan gıdasını avlanarak ya da toplayarak karşılıyordu. Isınma için enerjiyi biyokütleden yani odun, çalı, çırpıdan elde ediyordu. Para ise henüz sisteme dahil olmamıştı, muhtemelen gerekli hallerde takas tercih ediliyordu. Gıdalardan artan artıklar, dışkılama, ölüm sonrası bedenler gibi çıktıların tamamı doğa tarafından tekrar sisteme dahil edilebiliyordu. 

Tarım devrimi ve epey sonrasında gelen paranın icadı ile metabolizmanın temel besin girdisi tarımdan elde edilen artı değer, depolanan tahıllar gibi gıdalar olmaya başladı. Enerji için hâlâ etraftan elde edilen odun gibi biyokütleye ait varlıklar kullanılıyordu. Para da insanların ürettikleri ürünlerin ticareti ile elde ediliyordu. Çıktılar ise avcı toplayıcı insanlardan çok farklı değildi. 

Daha sonra kömürün elde edilmesi ile kırsalda, sanayi öncesi dönemde yaşayan insanlar enerji kaynaklarını biyokütleden bir fosil yakıt türü olan kömüre kaydırmaya başladılar. Ancak hâlâ doğanın kendilerine verdiği kadarıyla, doğal döngüyle uyumlu şekilde yaşıyorlardı. Ancak çıktılarına öncekinden daha fazla karbon salımı eklenmeye başlandı. Sanayi Devrimi öncesi kentlerinde ise para kaynağı ticaret ve ticarete yönelik işlerde çalışmaydı. Bu kentlerin çıktıları içerisinde de doğanın zamanla sisteme dahil edemeyeceği bir şey bulunmuyordu.

Sanayi devrimi ile birlikte hem birincil girdilerde hem de çıktılarda keskin değişimler oldu. İnsanlar biyosferin bir parçası olmaktan çıkıp yapay bir metabolizma (teknosfer) kurmaya başladı. Temel gıda kaynağı artık endüstriyel tarım alanlarına dönüştü, temel enerji kaynağı ise petrol, kömür gibi fosil yakıtlara evrildi. Temel gelir kaynağı ise sanayi ve hizmet sektöründeki işler olmaya başladı. Temel çıktılara ciddi oranda sera gazı salımları eklendi. Ayrıca teknolojik gelişmeye paralel olarak petrol temelli plastik gibi yeni malzemeler ortaya çıkmaya başladı, bu malzemelerin yüzyıllarca dayanabilir yapıları iyi yönleri gibi pazarlanmışken atığa dönüştüklerinde doğanın onları sisteme dahil edemeyeceği göz ardı edildi. Bunlarla beraber, ilk defa doğa tarafından tolere edilemeyecek, dönüştürülemeyecek atıklar çıkarmaya başladık. Halbuki önceden artan karbon salımlarımız fazla da olsa buna imkân veriyordu, biyosfer onları bir şekilde sisteme dahil edebiliyordu.

Post-modern dünyada, kentlerde yaşayan nüfusun birincil kaynakları çok daha keskin değişimler yaşadı. Gıdanın birincil kaynağı artık marketler, insanlar gıdanın nasıl yetiştiğini bilmeden besleniyor. Enerjinin birincil kaynağı artık benzin istasyonları ve elektrik-gaz idareleri. O enerjinin nerede/nasıl üretildiği konusunda kimse kafa yormuyor. Paranın ise birincil kaynağı artık ATM’ler ve kredi kartları. Kullanılan para, o parayla alınan mal/hizmet için harcanan kaynaklar asla düşünülmüyor. Oluşturduğumuz yapay metabolizma içinde kendimize o denli odaklıyız ki o yapay metabolizmayı besleyen koca biyosferi göz ardı ediyoruz. Göz ardı ettiğimiz o biyosfer ne yazık ki artık içinde yaşadığımız teknosferi besleyemeyecek noktaya yaklaşıyor. 

Tüm bu süreçte insanın yaşamı ve yerleşimleri ve sistemleri metabolik olarak ele alındığında görebiliriz ki her bir yeni gelişme, her bir yeni eklenen öğe, bu sistemleri besleyen biyosferden bir öğenin ya zarar görmesine ya da yok olmasına sebep oluyor. Doğal sistemin bize verebileceğinden fazlasını talep ederek yapay bir metabolizmayı beslemeye çalışıyoruz. Üstelik bu yapay metabolizmanın çıktılarını da yapamayacağı halde doğanın sisteme dahil etmesini bekliyoruz. Biyosfer hem bize elindeki varlıkları kaynak olarak yetiştirmekle mücadele ediyor, hem de bizim atıklarımızın kendisine zarar vermesiyle.

Yani aslında içinde yaşadığımız teknosfer biyosferi sömürüyor ama onu beslemiyor. Olması gereken ise teknosferin biyosfer ile birlikte, tek bir sistem gibi çalışması. Teknosferdeki enerji, su, gıda, sosyal, teknolojik, mimari, ekonomik döngüler girdi olarak doğanın verdiğinden fazlasını talep etmemeli, çıktılarında da ekolojik varlıkların, biyosferin tolere edebileceğinden fazlasını atık haline getirmemeli. Madem ki kendimize teknosfer gibi bir yapay metabolizma kurduk ve ısrarla onu yaşatmak istiyoruz, o zaman onu var etmemizi sağlayan biyosferin devamlılığını garanti altına almalıyız. Yoksa yüzyıllar içinde “emek emek” kurulmuş teknosferimiz, içindeki bizlerle birlikte yok olacak.

İlk olarak Greenvibes Ekolojik’in Bülteninde yazdığım bu yazıma ve daha fazlasına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s