Bozulan bir eşyayla karşılaştığımızda aklımıza ilk gelen seçenek ne oluyor? Büyük ihtimalle yenisini almak. Telefon yavaşladıysa değiştirmeyi düşünüyoruz. Kahve makinesi arızalandığında tamir fiyatını öğrenmeden internetten yenilerine bakmaya başlıyoruz. Ayakkabının tabanı açıldığında ise çoğu zaman tamirciye uğramak yerine “Zaten eskimişti.” deyip vedalaşıyoruz.
Oysa bundan birkaç on yıl önce durum oldukça farklıydı. Bozulan eşyalar hayatımızdan hemen çıkmazdı. Mahallede televizyon tamircisi vardı, terzi vardı, ayakkabı ustası vardı. Küçük ev aletlerini onaran dükkânlar neredeyse her semtte bulunurdu. İnsanlar bir eşyayı satın aldıklarında onun yıllarca kullanılacağını düşünür, arızalandığında ise ilk refleksleri tamir ettirmek olurdu. Bugün ise tamir ettirmek çoğu zaman son seçenek hâline geldi.
Bu değişimin tek nedeni bizim alışkanlıklarımız değil elbette. Son yıllarda üretilen birçok ürün de tamir edilmeye pek uygun tasarlanmıyor. Bazı telefonların pili kolayca değiştirilemiyor, bazı elektronik cihazlar açılırken zarar görüyor, yedek parçaya ulaşmak zorlaşıyor. Üstelik üreticiler bazen tamir kılavuzlarını bağımsız servislerle paylaşmıyor. Böyle olunca küçük bir arıza bile bütün ürünü değiştirmek için yeterli bir sebep hâline gelebiliyor.
Burada sıkça duyduğumuz bir kavram devreye giriyor: planlı eskitme. Bu kavram zaman zaman yanlış anlaşılıyor. Her ürün bilinçli olarak kısa ömürlü üretiliyor demek doğru olmaz. Ancak bazı ürünlerin tamirini zorlaştıran tasarımlar, yedek parça eksikliği ya da yazılım desteğinin kısa sürede sona ermesi, tüketiciyi yeni ürün almaya yönlendirebiliyor. Ürün bozulmasa bile eski hissettirmesi de buna eklenince, aslında kullanılabilecek pek çok eşya beklenenden çok daha erken hayatımızdan çıkıyor.
İşin ilginç tarafı ise tamirin gerçekten pahalı görünmesi. Bir kahve makinesinin tamiri için istenen ücret bazen yenisinin fiyatına yaklaşabiliyor. Bunun nedeni tamircilerin fazla kazanması değil. Seri üretim sayesinde yeni ürünler oldukça düşük maliyetlerle üretilebiliyor. Tamir ise büyük ölçüde insan emeğine dayanıyor. Deneyim, zaman ve yedek parça maliyeti birleştiğinde ortaya çıkan rakam bize yüksek geliyor. Böyle olunca da “Biraz daha ekler yenisini alırım.” düşüncesi oldukça cazip hâle geliyor.
Fakat burada çoğu zaman sadece kasada ödediğimiz fiyata bakıyoruz. Yeni aldığımız her ürün; çıkarılan hammaddeler, üretimde kullanılan enerji, taşımacılık, ambalaj ve sonunda oluşacak atık anlamına da geliyor. Tamir edilen bir ürün ise bütün bu süreci yeniden başlatmıyor. Bu yüzden sürdürülebilirlik açısından en çevreci ürün çoğu zaman yeni satın aldığımız değil, kullanmaya devam ettiğimiz ürün oluyor.
Tam da bu nedenle Avrupa’da son yıllarda “Right to Repair”, yani Tamir Etme Hakkı hareketi giderek daha fazla konuşuluyor. Amaç insanları tamire zorlamak değil; tamiri mümkün kılmak. Üreticilerin yedek parça sağlaması, ürünlerini daha kolay sökülebilir şekilde tasarlaması ve bağımsız tamircilerin gerekli bilgiye ulaşabilmesi için yeni düzenlemeler yapılıyor. Çünkü bir ürünün ömrünü birkaç yıl uzatmak bile hem atığı hem de yeni üretim ihtiyacını ciddi şekilde azaltabiliyor.
Bence burada sadece çevresel bir mesele de yok. Tamir kültürü aynı zamanda bir bakış açısı. Bir eşyanın ilk arızasında vazgeçmek yerine ona ikinci bir şans vermek, sahip olduklarımızla biraz daha uzun bir ilişki kurmak anlamına geliyor. Belki çocukluğumuzda annelerimizin söküğü dikmesi, babalarımızın bozulan lambayı tamir etmeye çalışması tam da bu yüzden bize çok normal geliyordu. Bugün ise tamir etmeyi neredeyse unutmuş gibiyiz.
Elbette her ürün tamir edilemez. Bazen gerçekten ekonomik değildir, bazen güvenlik açısından doğru seçenek yenisini almaktır. Ama artık ben yeni bir şey satın almadan önce kendime küçük bir soru sormaya çalışıyorum: “Bunun gerçekten ömrü bitti mi, yoksa ben tamir etmeyi hiç düşünmedim mi?”
Çoğu zaman cevabı bilmiyorum. Ama o soruyu sormak bile tüketim alışkanlıklarımı değiştirmeye başladı. Çünkü sürdürülebilirlik bazen yeni ve daha çevreci bir ürün satın almak değil, zaten elimizde olan bir ürüne biraz daha uzun süre eşlik edebilmekten geçiyor.
