Asıl problem çöpe attığımız yemek değil, satın aldığımız ama hiç kullanmadığımız yiyecekler.
Mutfakta oluşan atıkları düşündüğümüzde gözümüzün önüne genellikle çöpe dökülen yemekler gelir. Oysa israf çoğu zaman çok daha önce başlıyor. Marketten büyük bir hevesle aldığımız bir demet maydanoz, “Hafta sonu yaparım.” diye dolaba koyduğumuz mantarlar ya da tadını merak ettiğimiz için sepete attığımız ama bir daha hiç el sürmediğimiz soslar… Bunların çoğu sofraya bile ulaşmadan çöpe gidiyor. Aslında mutfağın en büyük sorunu, artan yemekler değil; satın alındığı hâlde hiç tüketilemeyen gıdalar.
Bu durumun en ilginç yanı ise çoğu zaman farkına bile varmamamız. Çünkü marketten eve dönerken kendimizi bilinçli bir alışveriş yapmış gibi hissediyoruz. Oysa birkaç gün sonra buzdolabının kapağını açtığımızda aldığımız ürünlerin bir kısmını çoktan unutmuş oluyoruz. Arka raflara itilen sebzeler, son kullanma tarihine yaklaşan süt ürünleri ya da yarısı kullanılıp kapağı kapanan paketler sessizce beklemeye devam ediyor. Günün sonunda çöpe giden şey yalnızca yiyecek olmuyor; onu üretmek için kullanılan su, enerji, toprak ve emek de bizimle birlikte çöpe gitmiş oluyor.
Atıksız yaşamla ilgilenmeye başladığımda beni en çok şaşırtan konulardan biri buydu. Uzun süre çevreye katkı sağlamanın geri dönüşüm yapmakla başladığını düşünmüştüm. Sonra fark ettim ki aslında en büyük etki, henüz atık oluşmadan önce alınan kararlarla başlıyor. Bir ürünü geri dönüştürmek elbette değerli ama o ürünü hiç israf etmemek çok daha büyük bir fark yaratıyor.
Bu yüzden mutfağı artık biraz farklı görüyorum. Buzdolabı benim için sadece yiyeceklerin saklandığı bir yer değil, aynı zamanda evde neler olduğunu hatırlatan küçük bir rehber gibi. Eğer dolabın içinde ne olduğunu göremiyorsam büyük ihtimalle aynı üründen tekrar satın alacağım ya da elimdeki yiyeceği unutacağım. Bu yüzden mümkün olduğunca sık kullandığım ürünleri göz hizasında tutmaya, önce eski ürünleri tüketmeye ve pişirdiğim yemekleri görünür kaplarda saklamaya çalışıyorum. Bunlar kulağa çok küçük alışkanlıklar gibi geliyor ama israfın önemli bir kısmını gerçekten önleyebiliyor.
Bir başka yanılgımız da tarihlere gereğinden fazla korkuyla yaklaşmak. Birçok kişi ambalajın üzerindeki tarihi görünce ürünü hiç düşünmeden çöpe atıyor. Oysa her tarih aynı şeyi ifade etmiyor. “Son Tüketim Tarihi” özellikle et, tavuk ya da süt gibi gıdalarda güvenlikle ilgili bir sınır. Ancak “Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi” daha çok ürünün en iyi kalitesini koruduğu süreyi gösteriyor. Kuru bakliyatlar, makarnalar ya da birçok paketli ürün bu tarihten sonra da uygun koşullarda saklandıysa kullanılabiliyor. Elbette bunun tek ölçütü tarih değil; ürünün kokusuna, görünümüne ve ambalajının durumuna da bakmak gerekiyor. Bir etikete körü körüne güvenmek kadar onu tamamen görmezden gelmek de doğru değil.
Benim hayatımda en çok fark yaratan alışkanlıklardan biri ise alışverişe çıkmadan önce mutfağa birkaç dakika ayırmak oldu. Eskiden doğrudan markete gider, aklıma gelenleri sepete atardım. Şimdi önce dolabı açıyorum. Evde hangi sebzeler var, hangi ürünlerin bitmesine az kaldı, bu hafta gerçekten ne pişireceğim… Bunlara baktıktan sonra hazırladığım alışveriş listesi hem daha kısa oluyor hem de eve döndüğümde hiçbir ürünün “Acaba bunu neden almıştım?” diye düşündürmediğini fark ediyorum.
Bazen insanlar atıksız yaşam denince ilk olarak kompost yapmayı düşünüyor. Oysa kompost harika bir yöntem olsa da aslında hikâyenin son bölümü. Bir sebzeyi komposta göndermek, onu çöpe atmaktan çok daha iyi. Ama o sebzeyi en başta israf etmemek ikisinden de değerli. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca atıkları doğru yere göndermekle ilgili değil; mümkün olduğunca az atık oluşturabilmekle ilgili.
Hiçbirimizin mutfağı kusursuz değil. Benim de zaman zaman unuttuğum ya da bozulduğu için atmak zorunda kaldığım yiyecekler oluyor. Önemli olan bunun hiç yaşanmaması değil, her seferinde biraz daha bilinçli hâle gelmek. Bir dahaki alışverişte gerçekten ihtiyacımız kadarını almak, elimizdekileri hatırlamak ve satın aldığımız yiyeceklerin değerini fark etmek bile büyük bir değişim yaratabiliyor.
Belki de sürdürülebilir yaşam tam olarak burada başlıyor. Yeni saklama kapları satın almakta ya da mutfağı baştan aşağı yenilemekte değil; bu akşam buzdolabının kapağını açıp elimizde zaten neler olduğunu görmekte. Çünkü bazen çevre için yapabileceğimiz en etkili şey, yeni bir şey satın almak değil, zaten sahip olduğumuz yiyecekleri değerlendirmek oluyor.
