Kasada ödediğimiz fiyatın arkasında görünmeyen bir su, enerji ve emek hikâyesi var.
Geçen gün internette gezerken oldukça ucuz bir tişört gördüm. Fiyatı gerçekten cazipti. Hatta ilk düşündüğüm şey, “Bu fiyata kaçırılmaz.” oldu. Sonra aklıma şu soru geldi: Bir tişört gerçekten bu kadar ucuza üretilebilir mi?
Aslında burada sormamız gereken soru fiyatın neden düşük olduğu değil. O fiyatın içine nelerin dahil olmadığı.
Çünkü mağazada ya da internet sitesinde gördüğümüz etiket, yalnızca kasada ödeyeceğimiz tutarı gösteriyor. O ürünün üretimi sırasında kullanılan binlerce litre suyu, harcanan enerjiyi, atmosfere salınan karbonu, dönüştürülen doğal alanları ya da onu üreten insanların emeğini göstermiyor. Bütün bunlar ürünün gerçek maliyetinin bir parçası olsa da çoğu zaman fiyat etiketine yansımıyor.
Sürdürülebilirlikle ilgilenmeye başladığımdan beri alışverişe bakışımın en çok değiştiği nokta da bu oldu. Eskiden iki ürün arasında seçim yaparken çoğunlukla kalite ve fiyatı karşılaştırırdım. Şimdi ise kendime başka sorular da soruyorum. Bu ürün hangi malzemeden üretildi? Buraya gelene kadar nasıl bir yolculuk yaptı? Uzun yıllar kullanabilecek miyim? Gerçekten ihtiyacım var mı?
Bu soruların her zaman kesin bir cevabı olmuyor. Zaten sürdürülebilir yaşamın amacı da her ürünün çevresel etkisini tek tek hesaplamak değil. Ama görünmeyen maliyetleri fark etmeye başladığınızda, alışverişe bambaşka bir gözle bakıyorsunuz.
Ekonomi kitaplarında fiyat ve maliyet farklı kavramlar olarak anlatılır. Fiyat, kasada ödediğimiz rakamdır. Maliyet ise bir şeyi üretebilmek için harcanan tüm kaynakların toplamıdır. Ne var ki doğanın kullandığı muhasebe sistemi ile bizim kullandığımız muhasebe sistemi aynı çalışmıyor. Bir nehir kirletildiğinde bunun bedeli çoğu zaman ürünü üreten şirket tarafından değil, o bölgede yaşayan insanlar ve ekosistem tarafından ödeniyor. Bir orman tarım alanına dönüştürüldüğünde bunun etkisi market rafındaki etikete yansımıyor. Fabrikaların atmosfere saldığı sera gazları da alışveriş fişimizde ayrı bir kalem olarak görünmüyor.
İşte ekonomide buna çevresel dışsallık deniyor. Yani bir ürünün üretimi sırasında ortaya çıkan maliyetlerin, o ürünü satın alan ya da üreten kişi yerine toplum tarafından üstlenilmesi. İlk duyduğumda oldukça teknik gelen bu kavramın aslında günlük hayatımızla ne kadar ilgili olduğunu zamanla fark ettim. Çünkü bugün kullandığımız hemen her ürünün arkasında buna benzer görünmeyen maliyetler bulunuyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri su. Su tasarrufu denince aklımıza genellikle daha kısa duş almak ya da diş fırçalarken musluğu kapatmak geliyor. Bunlar elbette önemli alışkanlıklar. Ama günlük su tüketimimizin büyük kısmı aslında evimizde değil, bizim adımıza fabrikalarda ve tarlalarda gerçekleşiyor. İçtiğimiz kahve, giydiğimiz kot pantolon, kullandığımız telefon ya da sabah giydiğimiz tişört… Hepsinin üretimi için ciddi miktarda su kullanılıyor. Yani görünmeyen su tüketimimizin önemli bir kısmını satın aldığımız ürünler oluşturuyor.
Benzer durum karbon ayak izi için de geçerli. Bir ürünü elimize aldığımızda çoğu zaman onun yalnızca son hâlini görüyoruz. Oysa o ürün belki farklı kıtalarda üretilen hammaddelerle hazırlandı, başka bir ülkede işlendi, gemilerle taşındı, depolarda bekledi ve sonunda bizim yaşadığımız şehre ulaştı. Tüm bu süreç boyunca enerji tüketildi ve sera gazı salımları gerçekleşti. Dolayısıyla bazen satın aldığımız şey sadece bir ürün değil, binlerce kilometrelik görünmeyen bir yolculuk oluyor.
Üstelik mesele yalnızca su ya da karbon da değil. Üretim için kullanılan topraklar, doğal yaşam alanlarının dönüşmesi, madencilik faaliyetleri, tarım alanlarının genişlemesi ve biyoçeşitlilik üzerindeki baskı da bu hikâyenin önemli parçaları. Bir akıllı telefonun içinde bulunan metallerin çıkarıldığı madenlerden, kahve çekirdeklerinin yetiştirildiği tarlalara kadar uzanan uzun bir zincir var. Biz yalnızca son halkasını görüyoruz.
Bütün bunları öğrendikten sonra alışveriş yapmayı tamamen bıraktım mı? Elbette hayır. Böyle bir hayat zaten mümkün de değil. Ama artık mümkün olduğunca daha uzun ömürlü ürünleri tercih etmeye, elimdekileri daha uzun süre kullanmaya ve sırf ucuz olduğu için bir şey satın almamaya çalışıyorum. Çünkü çoğu zaman en sürdürülebilir ürün, üzerinde en fazla çevreci etiket bulunan değil; yıllarca kullanılan, tamir edilen ve gerçekten ihtiyaç duyulan ürün oluyor.
Belki de sürdürülebilir tüketim tam olarak burada başlıyor. Kusursuz seçimler yapmaya çalışmakta değil, fiyat etiketinin arkasında görünmeyen bir hikâye olduğunu unutmamakta. Çünkü bazen kasada ödediğimiz rakam düşük olsa bile gerçek maliyet çok daha yüksek olabiliyor. Ve o farkı çoğu zaman doğa, gelecek nesiller ya da başka insanlar ödüyor.
