Sürdürülebilir yaşam ilham vermesi gerekirken bazen neden suçluluk duygusuna dönüşüyor?
Sürdürülebilir yaşamla ilgilenmeye başladığım ilk zamanlarda fark ettiğim ilginç bir şey vardı. Öğrendikçe daha bilinçli seçimler yaptığımı düşünüyordum ama bir yandan da kendimi daha sık sorgulamaya başlamıştım. Markette plastik ambalajlı bir ürün almak, kahve alırken tek kullanımlık bardak kullanmak ya da kısa bir yolculuk için arabaya binmek bile içimde küçük bir rahatsızlık hissi oluşturuyordu. Sanki her kararımın sonunda “Daha iyisini yapabilirdim.” diyen görünmez bir ses vardı.
Aslında bu his yalnızca bana ait değil. Son yıllarda sürdürülebilirlik üzerine çalışan psikologlar ve araştırmacılar, çevreyle ilgili artan farkındalığın bazen beklenmedik bir sonucu olduğunu söylüyor. Çevreyi korumaya çalışırken kendimizi tüketmeye başlayabiliyoruz. İyi bir amaçla çıktığımız yolculuk, fark etmeden sürekli yetersiz hissettiğimiz bir mücadeleye dönüşebiliyor.
Bu noktada karşımıza iki kavram çıkıyor: eco anxiety ve eco guilt. Türkçeye sırasıyla iklim kaygısı ve çevreci suçluluk olarak çevrilen bu kavramlar birbirine benzese de aslında farklı duyguları anlatıyor. İklim kaygısı, gezegenin geleceği hakkında duyulan endişeyi ifade ediyor. Art arda gelen sıcak hava dalgaları, kuraklık haberleri, orman yangınları ya da seller sadece doğayı değil, ruh hâlimizi de etkiliyor. Geleceğin belirsizliği karşısında kaygılanmak oldukça insani bir tepki.
Çevreci suçluluk ise daha çok kendimize yöneliyor. Bu kez sorun gelecekte ne olacağı değil, bugün yaptığımız seçimler oluyor. Ambalajlı bir ürün aldığımızda, uçağa bindiğimizde ya da ihtiyaç duyduğumuz bir şeyi sıfır olarak satın aldığımızda kendimizi kötü hissetmeye başlayabiliyoruz. Bir süre sonra yaptığımız her tercih, sanki karakterimizi ölçen bir sınava dönüşüyor. Oysa sürdürülebilir yaşam hiçbir zaman kusursuz insanların yaşam biçimi olmadı.
Bunda sosyal medyanın da payı olduğunu düşünüyorum. Karşımıza çıkan düzenli cam kavanozlar, sıfır atık mutfaklar, plastikten tamamen arındırılmış evler ve her zaman en doğru seçimi yapıyormuş gibi görünen insanlar ister istemez kendimizi kıyaslamamıza neden olabiliyor. Fakat sosyal medyada gördüğümüz şey, insanların hayatının tamamı değil; özenle seçilmiş birkaç kare. Kimsenin her gün mükemmel kararlar vermesi mümkün değil. Hepimiz bazen acele ediyoruz, bazen bütçemizi düşünüyoruz, bazen de elimizdeki tek seçenek çevre açısından en ideal olmayan ürün olabiliyor.
Üstelik sürekli iklim kriziyle ilgili haberler okumak da zihnimiz üzerinde düşündüğümüzden daha büyük bir yük oluşturuyor. Beynimiz durmadan tehdit algısıyla yaşamaya uygun değil. Her gün yeni bir çevre felaketi haberi görmek, bir süre sonra çaresizlik hissini artırabiliyor. Bazı insanlar bu yüzden daha fazla kaygılanırken bazıları ise tam tersine hiçbir şey yapmamayı tercih ediyor. Çünkü sorun o kadar büyük görünüyor ki kendi çabasının hiçbir fark yaratmayacağını düşünmeye başlıyor.
Oysa sürdürülebilir yaşamın en büyük gücü tam da burada yatıyor. Tek bir kişinin dünyayı kurtarması mümkün değil ama dünyayı değiştiren hiçbir toplumsal dönüşüm de tek bir kişinin çabasıyla başlamadı. Milyonlarca insanın birbirinden bağımsız verdiği küçük kararlar zaman içinde yeni alışkanlıklar, yeni beklentiler ve yeni üretim biçimleri oluşturuyor. Bugün yeniden kullanılabilir bir matara kullanmanız belki iklim krizini çözmeyecek. Bir kıyafeti tamir ettirmeniz tekstil sektörünü değiştirmeyecek. Ama bunların her biri daha az tüketen bir yaşam biçiminin parçası hâline geliyor. Asıl etki de zaten bu alışkanlıkların çoğalmasıyla ortaya çıkıyor.
Bence burada hatırlamamız gereken en önemli şey şu: Sürdürülebilir olması gereken yalnızca gezegen değil, bizim de enerjimiz. Eğer çevreyi korumaya çalışırken sürekli suçluluk hissediyor, kendimizi yetersiz görüyor ve yaptığımız hiçbir şeyi yeterli bulmuyorsak, uzun vadede bu yolculuğu sürdürmek de zorlaşıyor. Çünkü insanı değişime götüren şey yalnızca bilgi değil; aynı zamanda umut ve motivasyon.
Bu yüzden ben sürdürülebilirliği kusursuz seçimler yapmaya çalışmak yerine, elimizden geldiği kadar daha bilinçli yaşamaya çalışmak olarak görüyorum. Her zaman en iyi seçimi yapamayacağız. Bazen plastik poşet kullanacağız, bazen paketli ürün alacağız, bazen de çevre açısından en doğru olmayan kararları vermek zorunda kalacağız. Bunlar bizi kötü bir insan yapmıyor. Önemli olan, her gün biraz daha farkında olmak ve mümkün olduğunda daha iyi seçimler yapmaya devam etmek.
Çünkü dünyayı tek başımıza kurtarmamız gerekmiyor. Ama yaşadığımız dünyaya biraz daha özen gösterebiliriz. Kendimizi bu yolculukta tüketmeden, suçluluk yerine farkındalığı büyüterek ilerleyebiliriz. Belki de sürdürülebilir yaşamın en önemli tarafı tam olarak budur: Hem gezegene hem de kendimize aynı anda iyi davranabilmek.
