Eskiden bozulan eşyalar tamir edilirdi. Bugün neden ilk düşündüğümüz şey yenisini almak?
Geçenlerde mutfaktaki eski bir rende sapından ayrıldı. İlk aklıma gelen şey internetten yenisini sipariş etmek oldu. Sonra durup düşündüm. Çünkü aslında sorun rendenin kendisi değildi; sadece küçük bir parçası yerinden çıkmıştı. Birkaç dakika uğraşınca yeniden kullanılabilir hâle geldi.
Bu çok küçük bir örnek belki. Ama bana şunu hatırlattı: Bozulan bir eşyayı tamir etmeyi düşünmek artık refleksimiz olmaktan çıkmış durumda.
Bugün çoğumuz için en doğal çözüm yenisini almak. Hatta bazen tamir seçeneği aklımıza bile gelmiyor. Oysa birkaç kuşak önce durum tam tersiydi. Giysiler sökülünce dikilir, ayakkabılar tamir edilir, elektrikli aletler mahalledeki ustaya götürülür, mobilyalar yıllarca aynı evde kalırdı. Bir eşyanın ömrü, bozulduğu gün bitmezdi.
Peki arada ne değişti?
Aslında değişen sadece ürünler değil. Eşyalara bakışımız da tamamen değişti.
Uzun yıllar boyunca insanlar sahip olduklarını mümkün olduğunca uzun süre kullanmaya çalıştı. Bunun nedeni çevreci olmak değildi. Üretim bugünkü kadar ucuz değildi, ürünlere ulaşmak kolay değildi ve bir eşyanın yerine yenisini koymak ciddi bir maliyet gerektiriyordu. Tamir etmek hem ekonomik hem de hayatın doğal bir parçasıydı.
Sonra seri üretim yaygınlaştı. Fabrikalar daha hızlı ve daha fazla üretmeye başladı. Ürünler ucuzladıkça ekonominin devam edebilmesi için insanların daha sık alışveriş yapması gerekiyordu. İşte tam bu noktada tüketim kültürü de yavaş yavaş şekillenmeye başladı.
Reklamlar burada büyük bir rol oynadı. Çünkü reklamlar bize yalnızca bir ürün satmadı; aynı zamanda yeni olmanın daha iyi olduğu fikrini de sattı. Yeni telefon, yeni koltuk, yeni mutfak, yeni sezon kıyafetleri… Zamanla elimizdeki eşyanın işini yapıp yapmadığı değil, ne kadar yeni göründüğü önem kazanmaya başladı.
Belki de bu yüzden bugün hâlâ çalışan bir telefonu değiştirmek bize garip gelmiyor. Çünkü çoğu zaman ihtiyacımız olduğu için değil, eski hissettirdiği için değiştiriyoruz.
İşte buna psikolojik eskitme deniyor.
Aslında ürün bozulmuyor. Biz onun artık bize yetmediğine inanmaya başlıyoruz. Sosyal medya, sürekli değişen trendler ve her sezon karşımıza çıkan yeni modeller bu hissi sürekli besliyor. Birkaç yıl önce çok severek aldığımız bir şey, bir anda modası geçmiş gibi görünmeye başlayabiliyor.
Bunun yanında bir de planlı eskitme diye çok konuşulan başka bir konu var. Bazı ürünlerin tamir edilmesini zorlaştıran tasarımlar, ulaşılması güç yedek parçalar ya da kısa kullanım ömrüne sahip bileşenler nedeniyle insanlar yeni ürün almaya yöneliyor. Elbette her marka veya her ürün için bunu söylemek doğru olmaz. Ancak özellikle elektronik ürünlerde tamirin giderek zorlaşması, bu tartışmanın neden bu kadar büyüdüğünü de açıklıyor.
Belki siz de yaşamışsınızdır. Küçük bir arıza için servise gidiyorsunuz ve tamir ücreti neredeyse yeni ürün fiyatına yaklaşıyor. O noktada insanın aklından ister istemez “Yenisini alsam daha mantıklı.” düşüncesi geçiyor.
Aslında burada ilginç bir çelişki var.
Yeni bir ürünün üretilebilmesi için kullanılan ham maddeyi, enerjiyi, suyu, taşımayı ve ortaya çıkan karbon emisyonunu fiyat etiketinde görmüyoruz. Ama tamircinin harcadığı emeğin karşılığını doğrudan ödediğimiz için tamir bize pahalı geliyor. Belki de yeni ürün gerçekten ucuz değil; sadece gerçek maliyetini hiç görmüyoruz.
Neyse ki son yıllarda bu konuda umut veren gelişmeler de var.
Avrupa’da giderek güçlenen Right to Repair yani Tamir Hakkı hareketi, üreticilerin ürünlerini daha kolay tamir edilebilir şekilde tasarlamasını savunuyor. Yedek parçaların daha uzun süre bulunabilmesi, tamir kılavuzlarının paylaşılması ve tüketicinin kendi ürününü onarabilmesi için çeşitli düzenlemeler yapılıyor. Çünkü en sürdürülebilir ürün çoğu zaman geri dönüştürülen değil, kullanılmaya devam edilen ürün.
Bence tamir kültürünü yeniden kazanmak yalnızca çevre için önemli değil. Aynı zamanda eşyalarla kurduğumuz ilişkiyi de değiştiriyor.
Bir eşyayı uzun yıllar kullanınca onun bir hikâyesi oluyor. Üzerindeki küçük çizikler, eskimiş sapı ya da değişen düğmesi aslında o eşyanın yaşadığını gösteriyor. Her şeyin kusursuz görünmesi gerekmiyor. Bazen tamir edilmiş bir eşya, yepyenisinden daha kıymetli hissettirebiliyor.
Belki de sürdürülebilir yaşamın en önemli adımlarından biri tam burada başlıyor.
Bir şey bozulduğunda hemen alışveriş uygulamasını açmadan önce kendimize şu soruyu sormakta:
“Gerçekten ömrü bitti mi, yoksa biz sadece yenisini almaya alıştık mı?”
