Yeşil Tükenmişlik (Green Burnout): Daha Sürdürülebilir Yaşamaya Çalışırken Yoruluyor Olabilir miyiz?

Sürdürülebilir yaşam benim için hiçbir zaman mükemmel olmaya çalışmak demek olmadı. Daha çok, elimden geldiğince daha bilinçli seçimler yapmaya çalışmak anlamına geldi. Ama son yıllarda bu konuda o kadar fazla bilgiye, öneriye ve uyarıya maruz kalıyoruz ki bazen iyi bir şey yapmaya çalışırken kendimizi zihinsel olarak yorgun hissedebiliyoruz.

Belki siz de bunu yaşamışsınızdır. Markette sıradan bir deterjan almak için girdiğiniz koridorda kendinizi dakikalarca ürün etiketlerini okurken buluyorsunuz. Bir ürünün geri dönüştürülebilir ambalajı var ama içeriği düşündürüyor. Diğeri doğal içerikli olduğunu söylüyor ama dünyanın öbür ucundan geliyor. Bir başkası “eko” etiketi taşıyor ama gerçekten ne kadar çevre dostu olduğunu anlamak kolay değil. Basit olması gereken bir alışveriş, bir anda onlarca değişkenin olduğu karmaşık bir karar sürecine dönüşüyor.

İşte son yıllarda sürdürülebilirlik alanında daha sık konuşulmaya başlanan “green burnout”, yani yeşil tükenmişlik, tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. Henüz Türkçede çok yaygın kullanılmayan bu kavram, çevre için doğru olanı yapmaya çalışırken zihinsel olarak yorulmayı anlatıyor. Bu, çevreyi önemsemekten vazgeçmek değil; sürekli en doğru kararı vermeye çalışmanın oluşturduğu yükü hissetmek demek.

Bence bunun en önemli nedenlerinden biri, sürdürülebilir yaşamın giderek daha karmaşık görünmeye başlaması. Eskiden tek kullanımlık ürünleri azaltmak ya da bez çanta taşımak gibi birkaç alışkanlık üzerine konuşurken, bugün neredeyse satın aldığımız her ürünün arkasında uzun bir kontrol listesi var. Karbon ayak izi, su ayak izi, geri dönüştürülebilirlik, biyobozunurluk, yerel üretim, etik çalışma koşulları, sertifikalar… Elbette bunların hepsi önemli konular. Ancak bütün bu bilgileri her alışverişte değerlendirmeye çalışmak, çoğu insan için gerçekçi değil.

Üstelik yalnızca ürünler değil, sosyal medya da bu yükü artırabiliyor. Karşımıza çıkan kusursuz mutfaklar, tamamen plastiksiz banyolar, sıfır atık alışveriş videoları ve estetik kavanozlarla dolu dolaplar bazen ilham vermekten çok kıyaslama hissi yaratabiliyor. İster istemez kendi hayatımıza dönüp “Ben hâlâ yeterince iyi yapamıyorum.” diye düşünebiliyoruz. Oysa ekranın diğer tarafında gördüğümüz şey, insanların hayatlarının tamamı değil; paylaşmayı seçtikleri küçük bir kesit.

Bence en büyük yanılgılardan biri de sürdürülebilirliği kusursuzlukla eş anlamlı görmek. Çünkü gerçek hayat böyle işlemiyor. Bazen evden çıkarken mataramızı unutuyoruz. Bazen uzun bir günün sonunda hazır yemek söylemek zorunda kalıyoruz. Bazen bütçemiz daha sürdürülebilir olduğunu bildiğimiz ürünü almaya yetmiyor. Bazen de yaşadığımız yerde zaten başka bir seçenek bulunmuyor. Bunların hiçbiri bizi çevreyi önemsemeyen insanlar yapmıyor. Sadece hayatın içinde yaşayan insanlar olduğumuzu hatırlatıyor.

Davranış biliminde de alışkanlıkların uzun süre devam edebilmesi için uygulanabilir olması gerektiği sıkça vurgulanıyor. Sürekli yüksek çaba gerektiren davranışları yıllarca sürdürmek oldukça zor. Bu nedenle sürdürülebilir yaşamı kısa süreli bir performans gibi değil, uzun yıllar boyunca devam edecek bir yaşam biçimi olarak düşünmek çok daha sağlıklı geliyor bana. Çünkü asıl önemli olan, bir ay boyunca kusursuz seçimler yapmak değil; yıllar boyunca küçük ama istikrarlı adımlar atabilmek.

Belki de bu yüzden sürdürülebilirliği biraz daha şefkatli bir yerden konuşmaya ihtiyacımız var. Kendimizi her yanlış seçimde eleştirmek yerine, yapabildiklerimize odaklanmayı öğrenebiliriz. Her etiketi okumak zorunda değiliz. Her ürünün çevresel etkisini ezbere bilmek zorunda da değiliz. Elimizdeki bilgiyle o an yapabileceğimiz en iyi seçimi yapmak çoğu zaman yeterli.

Atıksız Minimalist’i kurarken anlatmak istediğim şey de aslında buydu. Sürdürülebilir yaşam bir yarış değil. Kimsenin puan topladığı ya da kusursuz olmaya çalıştığı bir alan olmamalı. Çünkü dünyaya iyi gelmeye çalışırken kendimizi tüketiyorsak, bunun uzun vadede ne bize ne de gezegene faydası oluyor.

Belki de gerçekten sürdürülebilir olan, her gün mükemmel seçimler yapmak değil; motivasyonumuzu kaybetmeden yolumuza devam edebilmek. Dünya, hiç hata yapmayan birkaç kişiden çok, elinden geldiğince çaba göstermeye devam eden milyonlarca insana ihtiyaç duyuyor. Kendimize de bu anlayışı gösterebildiğimizde, sürdürülebilir yaşamın yük olmaktan çıkıp hayatımızın doğal bir parçası hâline gelmesi çok daha mümkün oluyor.

Yorum bırakın